MONET İN CENNETİ

Geçtiğimiz yıllarda, Paris’te on beş gün süren bir sanat yolculuğu yaptım. Monet‘in Giverny bölgesinde yer alan, yeşillikler içindeki evi de bu yolculuğun bir parçası oldu. Giverny’e, Paris’teki Saint Lazare garından trenle yaklaşık kırk dakikada ulaştım. Trenden indikten sonra  kendinizi huzur veren bir köyde hissedeceğiniz, etrafı yeşilliklerle ve mütevazi görünümlü köy evleriyle örülü uzunca yolda, bir saat kadar yürüdüm. Sonunda, Monet’in evine girdim. Şimdi sizlere Monet’in cennetini anlatalım…

Herkesin bildiği gibi Cladue Monet manzara resimleriyle tanınmış emresyonist bir ressam. Böyle olmasının nedeni ise pek çok çiçeğin, yeşilliğin yer bulabildiği , insanda üstü açık bir sera izlenimi uyandıran bir evde yaşamış olmasıdır. Sadece ev de değil, evin içinde yer edindiği kasabanın da yürürken, bisikletle gezerken, insana huzur veren bir köye benzemesinin de ressamın manzara ve doğa resimleriyle bilinmesindeki etkisi göz ardı edilmemelidir.

monetin-cenneti

Monet in evi

Monet’in evinin girişinden geçtiğinizde, karşınızda evin planını anlatan bir kroki görüyorsunuz.. O kroki haritasının hemen yanından merdivenlerden iniyorsunuz ve Monet’in muhteşem bahçesinde kendinizi buluyorsunuz. Bahçenin girişinin sol aşağı kısmında tavukların ve civcivlerin yaşadığı bir kümes bulunuyor. Sağ kısmında düz ilerlediğinizde ise Monet’in evinin verandasına çıkıyorsunuz. Kapıdaki güvenlik kontrolünden geçip, eve girdiğinizde sol tarafta duvarda Monet’in çeşitli tablolarıyla dolu bir odaya giriyorsunuz. Odadan çıkıp üst kata geçtiğinizde, evin penceresinden bahçe bütünüyle insanın içini ferahlatacak şekilde gözükmekte olup, buradan bahçe manzarası fotoğrafı alabilmekte mümkündür. Koridordan düz ilerlediğinizde, Monet’in yatak odasını görüyorsunuz ve odanın hemen yanındaki merdivenlerden aşağı inip mutfak kapısından tekrar bahçeye çıkıyorsunuz.

Yeşilliklerin ve çiçeklerin içinden geçip, onları fotoğrafladıktan sonra bahçenin arka tarafındaki kapıdan küçük bir tünelden, Monet’in meşhur nilüferlerinin sırrına ulaşıyorsunuz. Üstündeki köprüler aracılığı ile tüm göletin çevresini gezebilme ve fotoğraf çekebilme imkanına sahip oluyorsunuz… Ayrıca, göletin etrafını yemyeşil ağaçlar çevrelemiş ve bu ağaçların görünümü göletteki nilüferler ile birleştiğinde, adeta kendinizi cennette hissediyorsunuz. Monet’in evi değil de sanki cennetini görmeye gelmiş gibi oluyorsunuz…

cennetten-bir-bahce

Üniversitede, “Sanat Yönetimi” eğitimi alırken de Monet, beğendiğim ressamlar arasında yer almaktaydı. Bunda, manzara resimlerine ilgi duymamın ve okuduğum bölümün de etkisi de göz ardı edilemez tabi ama ben empresyonist sanata ilgi duyan, sanatı kendine meslek edinmiş ya da hayatının anlamı yerine koyan herkesin, “Monet’in Cenneti’ni” görmesi gerektiği düşüncesindeyim. Saint Lazare garından bir trenle ulaşmak mümkün. Sanatla kalın…

Reklamlar

BİR EYFEL SERÜVENİ

img_7613

Her şehrin bir sembolü vardır. Bu sembolleri de genellikle mimari yapılar oluşturur. Yurdumuzdan örnek vermeye başlarsak, yedi tepeye oturan şehrimiz, İstanbulʼun Galata Kulesi ve Kız Kulesi, Egeʼnin incisi diye anılan İzmirʼin Saat Kulesi başta gelmektedir. Dünyadaki en bilindik örnekler ise, İtalyaʼda Pisa Kulesi, Newyorkʼun Özgürlük Heykeli ve Londraʼnın da Saat Kulesidir. Ülkemizde çok fazla ziyaret edilesi ülke ve tarihi, mimari güzellik olduğu için bu örnekler sadece birkaçını oluşturmaktadır elbette… Bir de Fransaʼnın başkenti olan Paris şehrinin tam göbeğinde, şehrin hemen hemen neresine gitseniz görebileceğiniz, fotoğrafını çekebileceğiniz, her yıl ziyaretçi rekoru kıran, kimileri tarafından demir yığını diye anılan Eyfel Kulesi dikilmektedir. Öyleyse, öncelikle Eyfel Kulesi’nin tarihinden kısaca bahsedip, sonrasında da kuleyi gezme serüvenimi anlatayım

EYFEL KULESİ

Parisʼin 7.bölgesinde dikilen Eyfel Kulesi, 1887 ile 1889 yılları arasında Gustave Eiffelʼin firması tarafından, Fransız Devrimiʼnin kutlamaları çerçevesinde EXPO 1889 Paris Fuarıʼnın giriş kapısı olarak inşa edilmiştir. Kulenin yerden yüksekliği tam olarak 300 m.’dir ve zirve kısmına yerleşmiş vericilerle beraber 3027 metredir. Yapımında 18.038 parça demir kullanılmıştır. Her tarafı demirden inşa edilmiş ve özel teknikler sayesinde günümüze kadar varlığını sürdürmektedir. 1665 basamağı olmasının yanında, 200.000 mʼlik bir alan üzerinde bulunmaktadır.

Paris Gezisi ve Eyfel Kulesi

Geçtiğimiz yıllarda, Paris gezim sırasında en çok gitmek istediğim yerlerden biriydi Eyfel Kulesi. Çünkü çoğu kişi gibi küçüklüğümden beri benimde aklıma Paris denince ilk gelen şey Eyfel Kulesi olurdu. İnternette, Google da ne zaman Paris yazsam hep Eyfel Kulesi’nin çeşitli açılardan çekilmiş görsellerine rastlardım ya da sosyal medya üzerinde Parisʼe giden arkadaşlarımın kule içinde ya da kuleyi arkalarına alıp çektirdikleri ve rekor beğeni alan fotoğraflarını görürdüm. Acaba ben ne zaman gideceğim, resimlerden değil de yakından göreceğim diye düşünmeden edemezdim. Evet, sonunda ben de o fotoğrafları çeken turistler arasına girmeyi başardım diyebilirim. Parisʼe ilk gittiğim gün çıkmadım kuleye ancak çıktığım güne kadar hemen hemen nereye gittiysem kuleyi yakından, uzakta görme şansına eriştim. Her gördüğümde de fotoğrafını çekmeden duramadım. Genellikle, empresyonist ressamların eserlerinin sergilendiği Muse Orangerieʼnin bahçesinden, uzaktan küçücük gözüküyordu mesela. Sonra, genellikle sanatçı kesimin bulunduğu Montmarteʼın tepesindeki, Sacrecour Kilisesinin önünden de Paris manzarası gözüktüğü için Eyfel Kulesi adeta Parisʼi en yüksek noktası gibi bir görünüm sergiliyordu. Ancak kule, en güzel Seine nehrinin kenarından görünüm veriyordu. Nehirle, nehirden geçen teknelerle ve de köprülerle birleştiğinde adeta ressamlar için yağlıboyalı bir resim tablosu malzemesi oluşturuyor insanın gözünde. Seine nehrinin kenarından, Parisʼte kaldığım 15 gün süre zarfında sadece iki gün Eyfel Kulesini görme şansına erişebildim. O iki günde de şansıma hava yağmurlu ve kapalıydı ve bu günlerden ikincisi sonunda kuleye çıktığım gündü. Evet, şimdi de Eyfel Kulesiʼne çıkma serüvenime geçeyim…

Eyfel Kulesi’ne Tırmanış

Oldukça soğuk ve yağmurlu bir havaydı Parisʼte. Modern Sanatlar Müzesiʼni gezmiştim aynı gün Eyfel Kulesiʼnden önce. Yağmurlu hava yüzünden Eyfelʼe çıkma işini ertesi güne atmak istemiştim bir an ama Modern Müzeʼye çok yakın bir lokasyonda olduğunu öğrendikten sonra vazgeçtim. Müzeʼyi gezdikten sonra arka taraftaki bir kapısından Seine nehrinin olduğu yola indik. Eyfel Kulesi bütünüyle o lokasyondan oldukça yakın gözüküyordu ve ben nehirden geçen teknelerle birlikte kulenin bir iki tane fotoğrafını çektim. Havanın güneşli olmasını tercih ederdim elbette, çünkü yaz mevsimiydi ve fotoğraflar bu soğuk hava nedeniyle kış mevsiminde çekilmiş gibi bir görünüm yarattı ister istemez. Ama gene de hoş fotoğraflar oldu. Sonrasında, nehrin üzerinden doğrudan Eyfel Kulesiʼne bağlanan Dʼlena köprüsüne geçtim ve orada da Eyfelʼi arkama alan bir fotoğraf çektirmeden duramadım. Köprü üstünde, Eyfel Kulesinin anahtarlıklarını, biblolarını satan pek çok satıcıya rastlamak da mümkün oldu. Kulenin önüne geldiğimdeyse epeyi uzun bir kuyrukla karşılaştım. Kuleye çıkmak için sıraya giren ziyaretçilerin ve turistlerin oluşturduğu asansör kuyruğuydu bu. Başta sıkıcı gelse de çıkmayı çok istediğimden kuyruğa girdim ve yaklaşık 1 saat kadar kuyrukta bekledim. Sıra ilerledikçe kulenin altında buldum kendimi ve o demir yığınına alttan üste doğru yakından bakma şansına eriştim ve yakından Eyfel Kulesinin altının fotoğraflarını çektim.

img_7614

Eyfel Kulesine Yakından Bakış

Gerçekten yakından baktığınızda kulenin yapımında demir kullanımına ne kadar çok emek ve de işçilik verildiğini anlıyorsunuz. Bazı turistler kuleye asansörle çıkmak yerine merdiven kullanmayı tercih etmişlerdi. Sırada beklerken bir taraftan onları izlemiştim ve biraz da korkmuştum. İçimden iyi cesaret diye geçirmeden edemedim. Çünkü insanlar merdivenle her yükseldiğinde o demir aralıklarından aşağı ile mesafede yükseliyordu ve bu düşme korkusu da oluşturabilirdi bir yerde. Uzun bir bekleyişin ardından bilet alma sırası nihayet bana gelmişti ve asansör biletimi alıp bu sefer de bir 10 dakika kadar asansörün önünde beklemiştim. Bekleyişin sonunda yaklaşık 50 kişilik kapasiteli bir asansör geldi ve içinden insanlar çıktıktan sonra ben de kalabalık bir grupla asansöre bindim. Önce birinci kata çıktı ancak ben birinci katta inmeyi tercih etmedim. Duyduğuma göre, orada Eyfel Kulesini anlatan bir sergi, film gösterimi ve de restaurant varmış. İkinci katta indim. İkinci katta da bir cafeterya ve hediyelik eşyalar satan küçük bir dükkan bulunuyor.

img_7615

Eyfel Kulesi’nden Seine Nehri manzarası

İkinci kattan balkona çıktığınızda, Parisʼi ayaklarınızın altında hissediyorsunuz. Baştan sona Seine nehri ve üstündeki köprüler, binalar küçücük kalıyor resmen. Ama cennet gibi bir manzara ile bütünleşiyorsunuz adeta. Nasıl Galata Kulesiʼne çıktığınızda İstanbulʼun cennetiyle karşılaşıyorsanız, Eyfel Kulesiʼde Paris için size aynı görünümü veriyor. Gerçekten Parisʼteki en güzel manzara fotoğrafları Eyfel Kulesiʼnden çekiliyormuş. Seine nehri her ne kadar bir deniz görünümü veremese de, Paris manzarasıyla fotoğraflarla birleştiğinde, o enfes köprüleriyle ve tekneleriyle insanda Parisʼe gitme isteğini daha da uyandıran bir ilham veriyor.

img_7616Eyfel Kulesi’nden Paris Manzarası

Ayrıca, Parisʼin eşsiz mimari binalarını da ayaklarınızın altına almış oluyor, onlara da tepeden bakma fırsatına erişiyorsunuz.

Bundan başka, Eyfel Kulesiʼnin diğer tarafında yer alan Champ De Mars Parkı da o yemyeşil görüntüsüyle, kulenin üstünden doğal bir güzellik hissi yaratıyor. Kulenin en üst katına çıkmak isterseniz de ayrı bir asansör kullanıyorsunuz.

Sonuç olarak Eyfel Kulesi Parisʼte kesinlikle görülmesi gereken yerlerin başında geliyor. Kuleye çıkmanın dışında, kuleyi Parisʼin birçok yerinden, değişik açılardan görmek en sonunda da yakından görüp o demir yığınına büyük bir emek harcandığına şahit olmak yaşanılması gereken bir deneyim…