SHAKESPEARE KOMEDİSİ, BİR YAZ GECESİ RÜYASI

Dünya klasiğinin en ünlü yapıtlarından, Shakespeare’inin eseri Bir Yaz Gecesi Rüyası, Uniq İstanbul’da seyircilerini bekliyor. Oyun, yazarın hem birikimini hem de hayal gücünü yansıtıyor. Sheakespeare’ in bu oyunla birlikte fantastik dünyasının ne kadar geniş olduğunu görüyorsunuz. Sanatçı, daha çok dramla bilinirken, bu eserinde izleyiciyi güldürüyor.

TÜM ZITLIKLARI BARINDIRIYOR

Oyunda, en çok üzerinde durulan temalar, aşkın biçimleri, aşk ve toplumsal düzenin karşıtlığı, rüya ve gerçek arasındaki uçurumlar, düzen ve düzensizlik farklılığı oluyor. Eser, tüm zıtlıkları içinde barındırarak, dört farklı öyküyü iç içe geçen bir yapıyla anlatması bakımından bir kurgu başarısı olarak görülüyor. Shakespeare, dört farklı hikayenin karakterlerini ustalıkla bir araya getiriyor ve her hikayenin karakteri diğeriyle uyum içinde kesişiyor. Oyunda karakterler de, konularda birbiriyle son derece bağlantılı bir şekilde seyirciye aktarılıyor. Bir Yaz Gecesi Rüyası yazıldığı günden beri, Sheakespeare’in en çok sahnelenen komedilerinden biri olup, üzerine çok fazla çalışma yapıldığı biliniyor.

KIRMIZI BİR ORMAN

Bir Yaz Gecesi Rüyası Yunanistan’ın Atina kentinde geçiyor. Kurgu sizi eski Yunan dönemine götürebiliyor. Kral, Kraliçe gibi eski ana temalar altında konu işleniyor. Yapıtın esas mekanı kırmızı bir orman oluyor. Oyun boyunca karakterler o kırmızı ormanın içerisinde hünerlerini sergiliyor. Tüm hikayeler ormanda geçiyor. Karakterlerin bazıları girerken, bir kısmı çıkıyor. O esnada arka fonda sakin müzikler çalıyor. Böylelikle de sahne geçişleri sağlanıyor. Orman deyince beklenti yeşil olabilecekken, kırmızı renk sahneyle de karakterlerle de uyum içinde bütünleşiyor. Zaman zaman hoş bir müzikalle periler ormanın içinden çıkıveriyor. Sahneyi süslüyorlar. Diyaloglar ve replikler çoğu zaman seyirciyi eğlendiriyor. Fantastik pek çok öğeyi de içinde barındırıyor. Periler, perilerin kraliçesi, orman cini ve aşk iksiri gibi unsurlar ağırlıklı işleniyor. Böyle olunca da işler biraz karışık bir hal alıyor. Kim kimin sevgilisi, kim kime aşık her şey arapsaçına dönüyor. Alakasız ve birbirini görmeye tahammül edemeyen karakterler, birbirlerine aşık oluyor. Komik sahneler ortaya çıkıyor ve gülmekten kendinizi alamıyorsunuz. Her şey eski haline nasıl dönecek diye de merak ediyorsunuz.

GİTMEDEN ÖNCE İNCELEYİN.

Kurgu, içinde pek çok öyküyü işlediği için ilk de biraz kafanız karışabiliyor. Ama gitmeden önce oyunun hikayesine ve karakterlerine kısaca bir göz gezdirirseniz faydalı olacaktır. İzlerken ayıklamaları daha kolay yapabilirsiniz. Genel hatlarıyla seyirciyi güldüren ve diyaloglarıyla içine çeken bir kurgusu olduğunu anlayacaksınız.  Levent Üzümcü’nün sahneye koyduğu eseri, Mart boyunca Uniq İstanbul’da seyredebilirsiniz.

Reklamlar

BİR YUNAN TRAGEDYASI ELEKTRA..

Yunan tragedyasının bir eseri olan “Elektra” Devlet tiyatroları sahnelerinde seyircilerini bekliyor. Yunan drama yazarı Sophokles’in kaleme alıp, Işıl Kasapoğlu’nun yönettiği oyunda, annelerinden babalarının intikamını almak isteyen çocuklar ön plana çıkıyor.

Hikaye Yunanistan’ın Atina kentinde geçiyor. Troya savaşından zaferle dönen Büyük Yunan Komutanı Agamennon’un karısı Klytaimnestra, sarayı aşığıyla beraber yönetmektedir. Babasının intikamı için yanıp tutuşan Elektra ise esaret altında bir yaşam sürüyordur. Erkek kardeşi Orestes’in yurda dönüp annelerini öldüreceği umuduyla yaşıyordur.

İNTİKAM İÇİN YAŞAMAK…

Konunun odak noktası olarak, başından sonuna Elektra karakteri üzerinde yoğunlaşıldığını söyleyebiliriz. Babasına duyduğu özlem, sevgi ve bağlılığı iki saat boyunca hissedebiliyorsunuz. Sarayda annesi ve aşığının baskısı altında yaşamasına rağmen, sabah akşam korkmadan, babası için feryat ettiğine şahit oluyorsunuz. Bunun yanında, küçük kız kardeşinin de Elektra’dan çok zıt bir karakterde olduğunu anlıyorsunuz. Elektra isyan ederken, intikamı için yaşarken, en küçük kız kardeşleri annesi ve aşığının emirlerine boyun eğerek yaşamayı seçiyor. Bu durum, günümüzde de sık rastladığımız düşüncelerini dile getirmeye korkan kişileri temsil ediyor. Ancak kız, asıl duygularını Elektra kadar dışa vurmasa da, ablasından farklı düşünmediği oyun ilerledikçe anlaşılıyor. Kurgu, dönemin şartları gereği bazı şeylere boyun eğilmesi gerektiğine ifade ediyor.

elektra-ist_fFf4Hr7_R-

KIZLARA DEĞER VERİLMİYOR..

Elektra, genel hatlarıyla başkaldırışı, mücadeleyi, haksızlıklara boyun eğmemeyi simgeliyor. Oyun aslında, pek çok açıdan sosyal mesajları içinde barındırıyor. Erkek egemen bir topluma atıfta bulunuluyor. İntikam için Elektra ve kız kardeşi yerine ,küçük olan erkek kardeş Orestes’e muhtaç gösterilmeleri bunu doğruluyor. Kızlara ve onların yapacakları eylemlere değer verilmediği anlaşılıyor. Oyunun ortalarında Orestes’le ilgili şok edici bir olay gerçekleşiyor. Bunun üzerine Elektra, babasının intikamı için yaşattığı tüm umutları kaybetme noktasına geliyor. Bir şeylerin düzelmesi, düzenin değişmesi için tek çözüm küçük erkek kardeşmiş gibi gösteriliyor. Çünkü o erkek. Annesinin ve aşığının da babayı öldürüp, ülkedeki hâkimiyetlerine devam etmeleri o dönem ki adalet sistemini gözler önüne seriyor. Adalet sisteminin sadece cinayetle sağlanabildiğini anlıyorsunuz. Bu uğurda çocukların annelerini, annelerin de çocuklarını gözden çıkarabildiği seyirciye gösteriliyor.

AKICI BİR KURGU

Oyun sahne dekorları ve kostümleriyle seyirciyi Yunan mitolojisine götürüyor. Beyaz bir sahne tasarımı ve karakterlerin üzerindeki bembeyaz kostümler eski Yunan tarihinde izleyiciyi yolculuğua çıkarıyor. Kurgu boyunca, Elektra karakterinin arka fonunda yer bulan Yunan tanrıçaları sahneyi süslüyor. Zaman zaman aynı repliklere yer verilse de, konudaki akıcılık bir sonraki sahneyi merak etmenize neden oluyor. Bazı yerlerde kafanızsa soru işaretleri de oluşabiliyor. Oyunu mart boyunca cevahir sahnesinde izleyebilirsiniz.

LEONARDO DA VİNCİ’NİN SANATINDA YOLCULUK

 

Uniq İstanbul bünyesinde yer alan Uniq Müze’de, Rönesans döneminde Mona Lisa tablosuyla ün yapmış ressam Leonardo da Vinci’nin “Dahi İstanbul’da” sergisi ziyaretçilerini bekliyor. Sergi, Belçikalı ve Lüksemburglu mühendis, tarihçi, grafik sanatçıları ve zanaatkarlardan oluşan 22 kişilik bir ekibin, 10 yıllık çalışmasının ürünü olarak sunuluyor. Ayrıca, teknik direktör Vincent Damseaux ve küratör Jean-Christophe Hubert öncülüğünde tasarlanmış olarak sergileniyor.

İKİ YÜZE YAKIN ESER SİZLERİ BEKLİYOR..

Prömiyerini Belçika’nın Brugge kentinde yapan serginin ikinci durağı İstanbul oluyor. Koleksiyon 1600 m2’lik bir alanda yayılırken Rönesans’ın dâhisi olan Leonardo da Vinci’nin fikirlerini anlayabilmenize olanak sağlıyor. Ressamın orijinal eskizlerinden yola çıkılarak oluşturulan 100 replikasıyla beraber, mimari çalışmaları ve tablolarının da dahil olduğu 200 e yakın eser ile dünyanın en kapsamlı Leonardo da Vinci sergisi ile ziyaretçilerin huzuruna çıkıyor.

EN ÜNLÜ ESERLERİ MONA LİSA VE SALVATOR MUNDİ..

Salona girmeden önce bir sinema odasında Leonardo da Vinci’nin hayatını anlatan sekiz dakikalık kısa film gösteriliyor. Bu filmde, ressamın İtalya’da ki sanat hayatı şehrin görsel ve mimarileriyle bütünleştirilerek seyirciye sunuluyor. Sergi salonuna geldiğinizde, ziyaretçilere ithafen koleksiyonun içeriğini anlatan arkası sarı temalı bir yazı görüyorsunuz. Devam ettiğinizde Leonardo da Vinci’nin eskiz, harita çalışmaları ve üç tane farklı tonlarda yapılmış Mona Lisa tabloları sizleri karşılıyor. Tabloların yanında, Mona Lisa’nın yapıldığı dönemleri ve tablonun tarihçesini anlatan detaylı anlatımlı yazı yer alıyor. Aynı bölümde Mona Lisa’nın bir duvar arkasında, ressamın dünya çapında müzayede de satılmış en pahalı eseri Salvator Mundi ( Dünyanın Kurtarıcısı) tablosu yer alıyor.

unnamed unnamed6

MONALİSA VE SALVATOR MUNDİ

ZIT KULLANICILAR BİRBİRLERİYLE KARŞILAŞMIYOR..

Koleksiyonun girişindeki orta kısımda, en dikkat çeken eserlerden biri, sanatçının çizip tasarladığı çift köprü mimari çalışması gözüküyor. Sanatçının çizdiği eserde, altta ve üstte olmak üzere çift sirkülasyonlu köprü tasarladığını anlıyorsunuz. Bu sistem farklı kullanıcıların veya araçların aynı anda birbirleriyle karşılaşmamasına ifade ediyor.

unnamed7

ÇİFT KÖPRÜ

YAĞLI BOYA ESERLERİ.

Salonun sol tarafında Leonardo da Vinci’nin yağlı boya çalışmaları bulunuyor. Resim sanatının geçmişinde kısa bir yolculuk yapıyorsunuz. Yağlı boya tekniğinin, kullanılışı ve ilk görüldüğü zamanlarla ilgili detaylı bilgiler yer alıyor. Ressamın sıra halinde dizilen yağlı boya eserleri sizi Orta Çağ dönemlerine götürüyor. Resim tekniklerinin içerisinde bir sanat serüveni yaşıyorsunuz. Bu bölüm içim kullanılan teknik açısından koleksiyonun en parlayan tarafı diyebiliriz.

unnamed1.jpg

YAĞLI BOYA ÇALIŞMALARI

SAVAŞ SANATINA İLGİ

Sergiden içeri doğru devam ettiğinizde mekanik çalışmalarla karşılaşıyorsunuz. Sanatçının savaş sanatı alanındaki eserleri oldukça ilgi görüyor. Çizimlerinin üçte birinin savaş sanatıyla ilgili olduğu biliniyor. Leonardo’nun bu alandaki faaliyetleri Milano’da geçirdiği ilk yıllarda ve bir süre sonra Floransa’ya döndüğünde yoğunlaştığı söyleniyor. Savaş sanatına olan tutkusunu 15.yüzyıl sonu ve 16.yüzyıl İtalya’sının başını düşünmek gerekiyor. Rönesans döneminde savaşın, sanat alanlarının en önemlileri arasında yer aldığına ve en yetenekli sanatçılara hitap ettiğine ifade ediliyor. Da Vinci’nin dehasını büyük oranda, o dönemlerdeki kuşatmalar sırasında ortaya çıkan sorunlara verdiği anlaşılıyor. Kişileri ve savaş aletlerini tehlikeden koruyacak dahice sistemler ürettiği görülüyor.

Savaş gemilerinin bulunduğu bölümün arka planında gene bir Mona Lisa resmi bulunuyor. Mona Lisa’nın sanatçının her çalışmasıyla bütünleştirilmeye çalışıldığını anlıyorsunuz. Ayrıca o döneme ait yazılar da gemilerin arkasını süslüyor. Serginin arka tarafına geçtiğinizde, olduğu gibi mekanik çalışmalar ziyaretçileri karşılıyor. Savaş çalışmalarının yanı sıra, takım tezgahlarının de oldukça fazla olduğu söylenebilir. Buna ek olarak, bu aletlerin yapılış aşamalarıyla ilgili videolar da ekranlarda dönüyor. Aralarında en dikkat çekenin, kendinden hareketli at arabası olduğu biliniyor.

unnamed3.jpg

KENDİNDEN HAREKETLİ EL ARABASI

unnamed4.jpg

SAVAŞ GEMİLERİ

HALİÇ KÖPRÜSÜ

Koleksiyonun sonunda herkesin hoşuna gidecek çok önemli bir ayrıntı sanatseverleri bekliyor. Sanatçının İstanbul’u Galata’ya bağlayan Haliç köprüsü çalışması, arkada eski dönemlerin Haliç deniz manzarasıyla bütünleşerek ziyaretçilere sunuluyor.

unnamed5.jpg

HALİÇ KÖPRÜSÜ

MUTLAKA GÖRÜLMELİ

Sonuç olarak Rönesans dönemine ilgi duyanların bu sergiyi ziyaret etmesi gerektiğini söyleyebilirim. Mona Lisa’nın tarihçesi ve gizemi, yağlı boya tekniğinin sırrı ve o dönemdeki savaş sanatıyla bütünleşiyorsunuz. Leonardo da Vinci sadece resim değil, her alandaki çalışmalarıyla öne çıkmayı başardığına şahit oluyorsunuz. Sergiyi Nisan a kadar Uniq İstanbul’da ziyaret edebilirsiniz.

BİR İTALYAN UYARLAMASI CEBİMDEKİ YABANCI

Geçtiğimiz günlerde vizyona giren, Ferzan Özpetek’in yapımcılığını, Serra Yılmaz’ın da yönetmenliğini üstlendiği Cebimdeki Yabancı filmini izledim. Film adından da anlaşılacağı gibi, her şeyimizi gizli tuttuğumuzu düşündüğümüz, cep telefonlarına göndermede bulunuyor…

TRAJİKOMİK SAHNELERE TANIK OLUYORSUNUZ….

Filmi izlerken sıkılmanız neredeyse imkansız gibi gözüküyor. İki saat sadece bir masanın etrafında dönen olayları anlatıyor. Ancak o kadar akıcı gidiyor ki, zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Yedi arkadaşın hayatını ve birbirleriyle ilişkisini konu alıyor. Bu dostluk göründüğü kadar samimi ve doğal mı? İşte bu soruya ceplerinde taşıdıkları yabancı yanıt veriyor. Ev sahibi Banu, bir oyun oynamayı teklif ediyor. Yemek boyunca herkes cep telefonlarını masaya koyacak ve gelen her mesaj sesli bir şekilde okunacak. Gizleyecek bir şeyleri yoksa, korkmaları içinde bir neden gözükmüyor. Oyunun başında her şey yolunda gidiyor. Yemek yiyip, sohbet ediyorlar. Aralarında, oyunun komik olduğunu, gizleyecek bir şeyleri olmadığını savunanlar da oluyor. Fakat ceplerinde taşıdıkları o küçük alet, bir süre sonra, tüm geceyi hepsine zehir etmeyi de başarıyor. Maskeler düşüyor, bilinmeyen sırlar ortaya dökülüyor. Gizleyecek sırları olanlar kendi çaplarında saklamaya çalışsalar da, ortalık daha da karışıyor. Trajikomik bir hale geliyor. İzlerken gülmekten kendinizi alamadığınız sahnelere tanık oluyorsunuz. “Bu kadarı da olur mu” diyorsunuz. Devamını merak ediyorsunuz….

 

ÇEVREMİZDEKİLERE YABANCILAŞMIŞIZ…..

Film, cebimizdeki telefonun aslında bizi etrafımızdakilere ne kadar yabancılaştırdığına ifade ediyor. “Biz çevremizdekilere göründüğümüz gibi miyiz, yoksa maskeyle mi dolaşıyoruz” diye kendimize sorduruyor. Gün içinde o kadar çok cep telefonuyla meşgul oluyoruz ki etrafımızdakileri unutuyoruz. Kendimizi bile ihmal ettiğimiz oluyor. En yakın arkadaşımızın özünde, cebimizde taşıdığımız o küçük alet olduğunu anlıyoruz. Haliyle herkesten sakladığımız sırlarımız da o aletin içinde gizleniyor. Gerçek dostlukların aslında sahte, o sanal dostluğun ise gerçek olduğunu görüyorsunuz. Ağlanacak hallere de gülecek hale geliyorsunuz. Çünkü akıcı olduğu kadar, mizahi dillerde filmde ihmal edilmiyor. Gerilim filmi olduğu kadar güldürüyor da. Ayrıca, sosyal medyada yapılan “Oradayım, çay keyfi, kahve keyfi” gibi paylaşımlara da göndermede bulunmayı es geçmiyor. Paylaşılan mutluluk gösterilerinin sahte olduğunu, içimizde ne kadar yalnızlaştığımızı bize hatırlatıyor. Teknolojinin bizi esir almasına, ne çok izin verdiğimizi gözler önüne seriyor.

MUTLAKA İZLEYİN!

 

Vizyondan kalkmadan filmi izlemenizi tavsiye ederim. Kesinlikle sıkılmayacak, pişman olmayacaksınız. Bazı sahnelerde yok artık diyecek,kimi sahnelerde duygulanacak, biraz da güleceksiniz. Hepsinden önemlisi cebinizde taşıdığınız o aletle birlikte kendinizi sorgulayacaksınız….

TEKNOLOJİK ALETLERİN KİŞİLERİ ESİR ALMASI…..

Teknolojinin Bize Getirdiği Kolaylıklar….

Teknolojik aletler günümüzde yaşamımızı epeyi kolaylaştırıyor. Yurtdışına gittiğimizde eskiden ayda bir telefonla konuşma şansımız olurken, artık görüntülü konuşma özelliği sayesinde her gün sevdiklerimizle hasret giderebiliyoruz. Önceden bir konu hakkında bilgi edinmek ya da ödevlerimiz için kütüphanelere giderken, elimizi cebimize atıp anında Google dan bulabiliyoruz. Alışverişi bile internet üzerinden yapabiliyoruz. İki üç gün sonra siparişimiz kapıya geliyor. Mağazalara gitmemize gerek kalmıyor. Gazete ve dergilerin bile uygulamalarını indirip telefonumuzdan okuyoruz. Bayilere gidip gazete almaya uğraşmıyoruz. Üstelik, yol tariflerini bile telefonlarımızdan takip ediyoruz. Uzak bir yere gideceğimiz zaman adres sormak yerine, navigasyon bizi çok rahat yönlendiriyor. Kestirme yollardan kısa sürede gideceğimiz yere varabiliyoruz. Teknolojinin sağladığı faydaları göz ardı etmemiz olanaksız gözüküyor. Ancak, biraz da, sebep olduğu olumsuz durumlara değinmek gerekiyor…

Bağımlılıklara Yol Açıyor….

Akıllı telefonlar günümüzde her yaştan kişilerde bağımlılıklara yol açıyor. Üçüncü el gibi bir hal alıyor. Kimse telefonuna bakmadan duramıyor. “Acaba kimden mesaj geldi, fotoğrafımı kim beğendi, sosyal medya da neler oluyor?” diye merak edip telefonu elimizden düşürmüyoruz. Dışarıda arkadaşlarımızla buluştuğumuzda oturduğumuz yer genellikle priz köşeleri oluyor. Çünkü telefonumuzun şarjının bitmesine dayanamıyoruz. Sosyalleşmek için dostlarımızla bir araya geliyoruz ancak yan yana iki yabancı gibi hal alabiliyoruz. Telefonumuzun içine hapsoluyoruz. Hiçbir şey yoksa bile bakmadan duramıyoruz. Sosyal medyada boş boş dolanırken kendimizi buluyoruz. Aile ortamlarında da yabancılaşmalar meydana geliyor. Aynı odanın içerisinde yabancıyı oynuyoruz. Çünkü birbirimizle değil, elimizdeki telefonla meşgul olmayı tercih ediyoruz. Evden içeri girdiğimizde birbirimize merhaba demeyi bile unutup o küçücük aletin bizi esir almasına göz yumuyoruz. Teknolojinin o kadar çok kölesi haline gelmişiz ki, kitap okurken bile on dakika da bir telefona bakmak istiyoruz. Sadece bizi değil, çocuklarımızı da esir almasına izin veriyoruz.

Çocuklar Asosyalleşiyor.

Çocuklar doğar doğmaz tanıştıkları şey cep telefonu kamerası oluyor. Bilinç altlarına yerleşiyor. Bir şeyleri algılamaya başladıklarında keşfetmek istedikleri ilk şey cep telefonu oluyor. Büyüklerin elinden almaya çalışıyorlar. İçinde ne var merak ediyorlar. Çünkü yanlarında o kadar çok cep telefonuyla zaman geçiriliyor ki, onlarda çok önemli bir şey olduğunu düşünüyor. Aslında tek yaptığımızın, sosyal medyada gezinmek, mesajlaşmak ve bir şeyler paylaşmaktan ibaret olduğunu bilmiyorlar. Çizgi filmleri televizyon yerine cep telefonu ya da tabletten izletmeyi tercih ediyoruz. Çünkü eline o aleti aldığında, biz de bir ölçüde rahat ediyoruz. Ancak ona büyük bir kötülük yaptığımızın farkında bile olmuyoruz. Bir kere alıştı mı ardı arkası kesilmiyor. Televizyon yerine elinde hep o küçük tableti istiyor. Oyuncaklarıyla oynamak, sokağa çıkmak, arkadaşlarıyla olmak ona cazip gelmiyor. Pencereden dışarı baktığınızda parkları, sokakları artık boş görürsünüz. Çünkü teknoloji bütün çocukları esir alıyor. Yolda, minibüste, otobüste yetişkinlerin yanında, çocukların da elinde bir telefon, tablet, kulağında da kulaklığa rastlamak mümkün oluyor. Kimse kimseyi duymaz hale geliyor. Peki teknolojinin bizi tutsak etmesine nasıl engel olabiliriz?

Çocuklara Öğretmekle Başlamalı…

Çocuklarımıza öğretmeye başlarsak, sıra kendimize de gelmeye başlar. Çocuklar için belli saat aralığında tabletten, çizgi film izleme izni vererek başlayabiliriz. Onlara koyacağımız yasakları aynı anda kendimize de uygularsak faydalı olabilir. Çocukları sosyalleşmeleri için sokağa çıkardığımızda, biz de telefonu evde bırakarak iyi örnek olabiliriz. Onlara kitap okuma saatleri belirleyip aynı zaman diliminde biz de telefonu uzak bir yere koyup kitap okuyabiliriz. Oyuncaklarıyla oynarken telefonu, tableti kaldırıp onlara eşlik edebiliriz. Çünkü çocuklar büyüklerden ne görüyorsa onu doğru bilip uyguluyorlar. Kendimizi frenleyip, bağımlılığın farkına vardığımızda gerisi çok zor olmayacaktır…

 

 

AKÇAKESE KUMSALI, KIZILDERİLİ KÖYÜNDE BİR GEZİNTİ

Ayşe Aycan Arıcan

Geçtiğimiz aylarda fotoğraf ekibimle birlikte Şile’nin Akçakese bölgesinde küçük ama güzel bir köy keşfettik. Kızılderili Köyü Woody Ville adıyla bilinen, kovboy filmlerinden fırlamışçasına duygu veren bu mekanda hem gezdik, hem de fotoğraf çekimleri gerçekleştirdik…

DİNLENMEK İÇİN İDEAL BİR MEKAN…

Kızılderili Köyü’ne ilk girdiğinizde eski kovboy filmlerinin içine girmiş gibi hissedebiliyorsunuz. 1970’li yılların kovboy filmlerindeki karakterler kulübelerin duvarlarında siyah beyaz sizleri karşılıyor. Ahşap kulübeler içinizi ısıtıyor. Mavi panjura sahip, merdivenli küçük şirin bir sarı kulübe görüyorsunuz. Hatıra fotoğrafı çektirmek isteyenler için iyi bir malzeme olduğunu söyleyebilirim. Üstelik Woody Ville adında bir nargile cafeyi de içinde barındırıyor. Yan yana dizilmiş ahşap evler ve sımsıcak bahçeleriyle şehirden uzaklaşıp dinlenmek isteyenler için eşsiz mekânlar arasında yerini koruyor. Salıncaklar ve çardak seçeneğini de sahil manzarası eşliğinde tatil severlere sunuyor. Dalgaların sesi ruhunuza işliyor. Bunun yanı sıra kendinizi bir çiftlik hayatı içerisinde hissediyorsunuz. At binmek isteyenler için köyün içerisinde atlar bulunuyor. Atların çevresini de yemyeşil ağaçlar…

View original post 254 kelime daha