BİR İTALYAN UYARLAMASI CEBİMDEKİ YABANCI

Geçtiğimiz günlerde vizyona giren, Ferzan Özpetek’in yapımcılığını, Serra Yılmaz’ın da yönetmenliğini üstlendiği Cebimdeki Yabancı filmini izledim. Film adından da anlaşılacağı gibi, her şeyimizi gizli tuttuğumuzu düşündüğümüz, cep telefonlarına göndermede bulunuyor…

TRAJİKOMİK SAHNELERE TANIK OLUYORSUNUZ….

Filmi izlerken sıkılmanız neredeyse imkansız gibi gözüküyor. İki saat sadece bir masanın etrafında dönen olayları anlatıyor. Ancak o kadar akıcı gidiyor ki, zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Yedi arkadaşın hayatını ve birbirleriyle ilişkisini konu alıyor. Bu dostluk göründüğü kadar samimi ve doğal mı? İşte bu soruya ceplerinde taşıdıkları yabancı yanıt veriyor. Ev sahibi Banu, bir oyun oynamayı teklif ediyor. Yemek boyunca herkes cep telefonlarını masaya koyacak ve gelen her mesaj sesli bir şekilde okunacak. Gizleyecek bir şeyleri yoksa, korkmaları içinde bir neden gözükmüyor. Oyunun başında her şey yolunda gidiyor. Yemek yiyip, sohbet ediyorlar. Aralarında, oyunun komik olduğunu, gizleyecek bir şeyleri olmadığını savunanlar da oluyor. Fakat ceplerinde taşıdıkları o küçük alet, bir süre sonra, tüm geceyi hepsine zehir etmeyi de başarıyor. Maskeler düşüyor, bilinmeyen sırlar ortaya dökülüyor. Gizleyecek sırları olanlar kendi çaplarında saklamaya çalışsalar da, ortalık daha da karışıyor. Trajikomik bir hale geliyor. İzlerken gülmekten kendinizi alamadığınız sahnelere tanık oluyorsunuz. “Bu kadarı da olur mu” diyorsunuz. Devamını merak ediyorsunuz….

 

ÇEVREMİZDEKİLERE YABANCILAŞMIŞIZ…..

Film, cebimizdeki telefonun aslında bizi etrafımızdakilere ne kadar yabancılaştırdığına ifade ediyor. “Biz çevremizdekilere göründüğümüz gibi miyiz, yoksa maskeyle mi dolaşıyoruz” diye kendimize sorduruyor. Gün içinde o kadar çok cep telefonuyla meşgul oluyoruz ki etrafımızdakileri unutuyoruz. Kendimizi bile ihmal ettiğimiz oluyor. En yakın arkadaşımızın özünde, cebimizde taşıdığımız o küçük alet olduğunu anlıyoruz. Haliyle herkesten sakladığımız sırlarımız da o aletin içinde gizleniyor. Gerçek dostlukların aslında sahte, o sanal dostluğun ise gerçek olduğunu görüyorsunuz. Ağlanacak hallere de gülecek hale geliyorsunuz. Çünkü akıcı olduğu kadar, mizahi dillerde filmde ihmal edilmiyor. Gerilim filmi olduğu kadar güldürüyor da. Ayrıca, sosyal medyada yapılan “Oradayım, çay keyfi, kahve keyfi” gibi paylaşımlara da göndermede bulunmayı es geçmiyor. Paylaşılan mutluluk gösterilerinin sahte olduğunu, içimizde ne kadar yalnızlaştığımızı bize hatırlatıyor. Teknolojinin bizi esir almasına, ne çok izin verdiğimizi gözler önüne seriyor.

MUTLAKA İZLEYİN!

 

Vizyondan kalkmadan filmi izlemenizi tavsiye ederim. Kesinlikle sıkılmayacak, pişman olmayacaksınız. Bazı sahnelerde yok artık diyecek,kimi sahnelerde duygulanacak, biraz da güleceksiniz. Hepsinden önemlisi cebinizde taşıdığınız o aletle birlikte kendinizi sorgulayacaksınız….

TEKNOLOJİK ALETLERİN KİŞİLERİ ESİR ALMASI…..

Teknolojinin Bize Getirdiği Kolaylıklar….

Teknolojik aletler günümüzde yaşamımızı epeyi kolaylaştırıyor. Yurtdışına gittiğimizde eskiden ayda bir telefonla konuşma şansımız olurken, artık görüntülü konuşma özelliği sayesinde her gün sevdiklerimizle hasret giderebiliyoruz. Önceden bir konu hakkında bilgi edinmek ya da ödevlerimiz için kütüphanelere giderken, elimizi cebimize atıp anında Google dan bulabiliyoruz. Alışverişi bile internet üzerinden yapabiliyoruz. İki üç gün sonra siparişimiz kapıya geliyor. Mağazalara gitmemize gerek kalmıyor. Gazete ve dergilerin bile uygulamalarını indirip telefonumuzdan okuyoruz. Bayilere gidip gazete almaya uğraşmıyoruz. Üstelik, yol tariflerini bile telefonlarımızdan takip ediyoruz. Uzak bir yere gideceğimiz zaman adres sormak yerine, navigasyon bizi çok rahat yönlendiriyor. Kestirme yollardan kısa sürede gideceğimiz yere varabiliyoruz. Teknolojinin sağladığı faydaları göz ardı etmemiz olanaksız gözüküyor. Ancak, biraz da, sebep olduğu olumsuz durumlara değinmek gerekiyor…

Bağımlılıklara Yol Açıyor….

Akıllı telefonlar günümüzde her yaştan kişilerde bağımlılıklara yol açıyor. Üçüncü el gibi bir hal alıyor. Kimse telefonuna bakmadan duramıyor. “Acaba kimden mesaj geldi, fotoğrafımı kim beğendi, sosyal medya da neler oluyor?” diye merak edip telefonu elimizden düşürmüyoruz. Dışarıda arkadaşlarımızla buluştuğumuzda oturduğumuz yer genellikle priz köşeleri oluyor. Çünkü telefonumuzun şarjının bitmesine dayanamıyoruz. Sosyalleşmek için dostlarımızla bir araya geliyoruz ancak yan yana iki yabancı gibi hal alabiliyoruz. Telefonumuzun içine hapsoluyoruz. Hiçbir şey yoksa bile bakmadan duramıyoruz. Sosyal medyada boş boş dolanırken kendimizi buluyoruz. Aile ortamlarında da yabancılaşmalar meydana geliyor. Aynı odanın içerisinde yabancıyı oynuyoruz. Çünkü birbirimizle değil, elimizdeki telefonla meşgul olmayı tercih ediyoruz. Evden içeri girdiğimizde birbirimize merhaba demeyi bile unutup o küçücük aletin bizi esir almasına göz yumuyoruz. Teknolojinin o kadar çok kölesi haline gelmişiz ki, kitap okurken bile on dakika da bir telefona bakmak istiyoruz. Sadece bizi değil, çocuklarımızı da esir almasına izin veriyoruz.

Çocuklar Asosyalleşiyor.

Çocuklar doğar doğmaz tanıştıkları şey cep telefonu kamerası oluyor. Bilinç altlarına yerleşiyor. Bir şeyleri algılamaya başladıklarında keşfetmek istedikleri ilk şey cep telefonu oluyor. Büyüklerin elinden almaya çalışıyorlar. İçinde ne var merak ediyorlar. Çünkü yanlarında o kadar çok cep telefonuyla zaman geçiriliyor ki, onlarda çok önemli bir şey olduğunu düşünüyor. Aslında tek yaptığımızın, sosyal medyada gezinmek, mesajlaşmak ve bir şeyler paylaşmaktan ibaret olduğunu bilmiyorlar. Çizgi filmleri televizyon yerine cep telefonu ya da tabletten izletmeyi tercih ediyoruz. Çünkü eline o aleti aldığında, biz de bir ölçüde rahat ediyoruz. Ancak ona büyük bir kötülük yaptığımızın farkında bile olmuyoruz. Bir kere alıştı mı ardı arkası kesilmiyor. Televizyon yerine elinde hep o küçük tableti istiyor. Oyuncaklarıyla oynamak, sokağa çıkmak, arkadaşlarıyla olmak ona cazip gelmiyor. Pencereden dışarı baktığınızda parkları, sokakları artık boş görürsünüz. Çünkü teknoloji bütün çocukları esir alıyor. Yolda, minibüste, otobüste yetişkinlerin yanında, çocukların da elinde bir telefon, tablet, kulağında da kulaklığa rastlamak mümkün oluyor. Kimse kimseyi duymaz hale geliyor. Peki teknolojinin bizi tutsak etmesine nasıl engel olabiliriz?

Çocuklara Öğretmekle Başlamalı…

Çocuklarımıza öğretmeye başlarsak, sıra kendimize de gelmeye başlar. Çocuklar için belli saat aralığında tabletten, çizgi film izleme izni vererek başlayabiliriz. Onlara koyacağımız yasakları aynı anda kendimize de uygularsak faydalı olabilir. Çocukları sosyalleşmeleri için sokağa çıkardığımızda, biz de telefonu evde bırakarak iyi örnek olabiliriz. Onlara kitap okuma saatleri belirleyip aynı zaman diliminde biz de telefonu uzak bir yere koyup kitap okuyabiliriz. Oyuncaklarıyla oynarken telefonu, tableti kaldırıp onlara eşlik edebiliriz. Çünkü çocuklar büyüklerden ne görüyorsa onu doğru bilip uyguluyorlar. Kendimizi frenleyip, bağımlılığın farkına vardığımızda gerisi çok zor olmayacaktır…

 

 

AKÇAKESE KUMSALI, KIZILDERİLİ KÖYÜNDE BİR GEZİNTİ

Ayşe Aycan Arıcan

Geçtiğimiz aylarda fotoğraf ekibimle birlikte Şile’nin Akçakese bölgesinde küçük ama güzel bir köy keşfettik. Kızılderili Köyü Woody Ville adıyla bilinen, kovboy filmlerinden fırlamışçasına duygu veren bu mekanda hem gezdik, hem de fotoğraf çekimleri gerçekleştirdik…

DİNLENMEK İÇİN İDEAL BİR MEKAN…

Kızılderili Köyü’ne ilk girdiğinizde eski kovboy filmlerinin içine girmiş gibi hissedebiliyorsunuz. 1970’li yılların kovboy filmlerindeki karakterler kulübelerin duvarlarında siyah beyaz sizleri karşılıyor. Ahşap kulübeler içinizi ısıtıyor. Mavi panjura sahip, merdivenli küçük şirin bir sarı kulübe görüyorsunuz. Hatıra fotoğrafı çektirmek isteyenler için iyi bir malzeme olduğunu söyleyebilirim. Üstelik Woody Ville adında bir nargile cafeyi de içinde barındırıyor. Yan yana dizilmiş ahşap evler ve sımsıcak bahçeleriyle şehirden uzaklaşıp dinlenmek isteyenler için eşsiz mekânlar arasında yerini koruyor. Salıncaklar ve çardak seçeneğini de sahil manzarası eşliğinde tatil severlere sunuyor. Dalgaların sesi ruhunuza işliyor. Bunun yanı sıra kendinizi bir çiftlik hayatı içerisinde hissediyorsunuz. At binmek isteyenler için köyün içerisinde atlar bulunuyor. Atların çevresini de yemyeşil ağaçlar…

View original post 254 kelime daha

AKÇAKESE KUMSALI, KIZILDERİLİ KÖYÜNDE BİR GEZİNTİ

Geçtiğimiz aylarda fotoğraf ekibimle birlikte Şile’nin Akçakese bölgesinde küçük ama güzel bir köy keşfettik. Kızılderili Köyü Woody Ville adıyla bilinen, kovboy filmlerinden fırlamışçasına duygu veren bu mekanda hem gezdik, hem de fotoğraf çekimleri gerçekleştirdik…

DİNLENMEK İÇİN İDEAL BİR MEKAN…

Kızılderili Köyü’ne ilk girdiğinizde eski kovboy filmlerinin içine girmiş gibi hissedebiliyorsunuz. 1970’li yılların kovboy filmlerindeki karakterler kulübelerin duvarlarında siyah beyaz sizleri karşılıyor. Ahşap kulübeler içinizi ısıtıyor. Mavi panjura sahip, merdivenli küçük şirin bir sarı kulübe görüyorsunuz. Hatıra fotoğrafı çektirmek isteyenler için iyi bir malzeme olduğunu söyleyebilirim. Üstelik Woody Ville adında bir nargile cafeyi de içinde barındırıyor. Yan yana dizilmiş ahşap evler ve sımsıcak bahçeleriyle şehirden uzaklaşıp dinlenmek isteyenler için eşsiz mekânlar arasında yerini koruyor. Salıncaklar ve çardak seçeneğini de sahil manzarası eşliğinde tatil severlere sunuyor. Dalgaların sesi ruhunuza işliyor. Bunun yanı sıra kendinizi bir çiftlik hayatı içerisinde hissediyorsunuz. At binmek isteyenler için köyün içerisinde atlar bulunuyor. Atların çevresini de yemyeşil ağaçlar ve merdivenli mavi pencereli ahşap kulübeler süslüyor. Tam bir kamp hayatı yaşıyorsunuz…

IMG_3698

Kamp hayatı izleri taşıyan mavili kulübeleri arka plana alıp ağaç ve dallarla çerçeve haline getirmeye çalıştım. Tam bir doğa kompozisyonu oluştu…

IMG_3776

Çiftlik havası veren atlar…

IMG_3782

Çiftliğin sağ arka tarafına konumlanarak, çevresi yemyeşil ve doğayla iç içe geçmiş ahşaptan yapma tatil kulübeleri..

 

MALDİVLER İSTANBUL’DA…

Maldivleri İstanbul’da görmek isterseniz, Akçakese köyüne kesinlikle gitmelisiniz. Çünkü köy enfes manzaralı bir plaj tablosuyla karşılıklı yaşıyor. Plaj o kadar berrak ve temiz ki, doğa resimleriyle ünlü ressamların tablolarından fırlamış gibi geliyor. Akçakese kumsalına indiğinizde İstanbul’da olduğunuza inanamayabiliyorsunuz. Cennetten bir doğa yaratıldığına şahit oluyorsunuz. Deniz, etrafındaki kayalıklarla birleşince hayranlık bırakacak kareler ortaya çıkıyor. Üstelik tertemiz bir kumsalı da yanında taşıyor. Yazın burayı tatil turizmi için kullanabiliyorsunuz. Kış mevsiminde gittiğinizde ise, yazın aksine daha sakin olduğu için gezmekten keyif alabiliyorsunuz….

FOTOĞRAF ÇEKİMLERİM..

IMG_3733.JPG

Dal yapraklarıyla, arka plandaki kayalık ve denizin birleşmesi kendi içerisinde, ıssız ama sakin bir ada görünümü oluşturuyor.

IMG_3734

Bu karede, kıyıya vuran sakin dalgalarla birlikte iki ayrı kayanın birleştiğini görüyoruz

 

 

IMG_3754

Ön planda dik uzunlamasına duran bir kaya parçası, arka planda daha geniş plandaki kayalıklar ve kumsalın birleşmesiyle, terk edilmiş bir ada kompozisyonu oluşturmaya çalıştım.

 

GÖRÜLMESİ GEREKEN YERLERDEN BİRİ..

Kızılderili Köyü ve Akçakese kumsalı kesinlikle İstanbul’da görülmesi gereken mekanlar arasında geliyor. Günübirlik ya da uzun tatiller için tercih edilebilir. Berrak bir kumsala sahip olması, yazın deniz tatili yapmak isteyenler için ideal mekân olmasını sağlıyor. Gezmek ve fotoğraf çekmek isteyenler de gidebilir. Kadrajlar için hem doğa ve kamp hayatı, hem de kumsaldaki sakinlik ve terk edilmiş ada havası, iyi malzemeler çıkarıyor…..

 

 

 

TARİHİ BERGAMA EVLERİNDE KISA BİR YOLCULUK…

Ayşe Aycan Arıcan

Geçtiğimiz yaz, İzmir’İn Bergama ilçesinde turistik bir gezi yaptım. İlgimi en çok çeken kısım da tarihi 18.yüzyıla dayananan Bergama evleri oldu. Yan yana dizili köklü bir geçmişi olan evlerin tarihinden bahsedip, sonra da o bölgede gerçekleştirdiğim fotoğraf çekimlerine değineceğim…

BERGAMA EVLERİ HAKKINDA TARİHSEL BİLGİLER…

Bergama’da birbirinden farklı ev tipleri bulunmakla beraber, dış sofalı ve iç sofalı evler olmak üzere iki şekilde inceleniyor. Dış sofalı evlerin tarihi 18.yüzyılın sonlarına dayanıyor. Ayrıca evlerin odalarında, biri büyük diğeri de küçük olmak üzere pencereler bulunuyor. Türk evlerinin çoğunluğunda Helenistik döneme ait izler görülüyor. Geleneksel Türk evleriyle, Kağit Rum evleri, Kale Mahallesi’nin sokaklarını oluşturuyor. Rum evlerini 20.yüzyılda yapılmaya başlanmış karma sistemdeki Cumhuriyet dönemi evlerini oluşturuyor. Buna ek olarak, evler ziyaretçileri kültürel miras alanı içerisinde karşılamakla beraber, moloz taş, ince yonu taş duvar, taş ile tuğla almaşık gibi örgü tiplerine sahip oluyor. Pek çok yapı onarılmış, günümüzde de otel ya da restaurant olarak hizmet veriyor. Evlerin…

View original post 476 kelime daha

GENÇLERİN EN BÜYÜK SORUNLARINDAN İŞSİZLİĞE BAKIŞ…

Ayşe Aycan Arıcan

Günümüzdeki en büyük sorunlardan birisi de şüphesiz işsizlik. Gençler binbir hayallerle üniversiteden mezun oluyor, kep atıyor. Yeni yaşamlarına yelken açıyorlar. Kurdukları hayalleri gerçekleştirmek istiyorlar. En sonunda kendilerini kariyer sitelerinde ya da tanıdık vasıtalarıyla iş ararken buluyorlar. İşte her şey tam da burada başlıyor…

ÇOK YIPRATICI BİR SÜREÇ

İş aramayı, bulmayı başta kolay zannediyorlar. Ancak iş aramak, bulmak ve oturtmak aylar hatta yıllar alabiliyor. Defalarca özgeçmişlerini güncelliyorlar, düzenliyorlar. Önyazı ekliyorlar. Başvurular yapıyorlar, bir çoğundan yanıt gelmiyor. Yanıt geldiğinde de heyecan yapıp, uygun bir şekilde hazırlanıp kendilerini görüşmede buluyorlar. İş görüşmesinden çıktıklarında iyi geçtiğini düşünüp, mutlu oluyorlar. “Biz sizi 1 hafta içinde ararız” sözüne ilk de pek çok kişi inanıyor. Fakat günler, haftalar geçiyor olumlu, olumsuz tek bir yanıt gelmeyebiliyor. Bu kez firmayı arayıp sonuç beklediğinizi söylüyorsunuz, aldığınız cevap “Görüşmeler sürüyor, biz sizi arayacağız” oluyor. Bir umutla tekrar bekliyorsunuz ve birkaç gün sonra mailinizde “Başka bir adayla anlaşılmıştır, özgeçmişiniz veri tabanımızda saklanacaktır”…

View original post 417 kelime daha

GENÇLERİN EN BÜYÜK SORUNLARINDAN İŞSİZLİĞE BAKIŞ…

Günümüzdeki en büyük sorunlardan birisi de şüphesiz işsizlik. Gençler binbir hayallerle üniversiteden mezun oluyor, kep atıyor. Yeni yaşamlarına yelken açıyorlar. Kurdukları hayalleri gerçekleştirmek istiyorlar. En sonunda kendilerini kariyer sitelerinde ya da tanıdık vasıtalarıyla iş ararken buluyorlar. İşte her şey tam da burada başlıyor…

ÇOK YIPRATICI BİR SÜREÇ

İş aramayı, bulmayı başta kolay zannediyorlar. Ancak iş aramak, bulmak ve oturtmak aylar hatta yıllar alabiliyor. Defalarca özgeçmişlerini güncelliyorlar, düzenliyorlar. Önyazı ekliyorlar. Başvurular yapıyorlar, bir çoğundan yanıt gelmiyor. Yanıt geldiğinde de heyecan yapıp, uygun bir şekilde hazırlanıp kendilerini görüşmede buluyorlar. İş görüşmesinden çıktıklarında iyi geçtiğini düşünüp, mutlu oluyorlar. “Biz sizi 1 hafta içinde ararız” sözüne ilk de pek çok kişi inanıyor. Fakat günler, haftalar geçiyor olumlu, olumsuz tek bir yanıt gelmeyebiliyor. Bu kez firmayı arayıp sonuç beklediğinizi söylüyorsunuz, aldığınız cevap “Görüşmeler sürüyor, biz sizi arayacağız” oluyor. Bir umutla tekrar bekliyorsunuz ve birkaç gün sonra mailinizde “Başka bir adayla anlaşılmıştır, özgeçmişiniz veri tabanımızda saklanacaktır” dönüşünü görüp büyük bir hayal kırıklığı yaşadığınızla kalıyorsunuz. Çünkü o kadar çok kişiyle görüşülüyor ki iş verende hangisini alacağını bilemiyor. Eleme yapmak için hep “En iyisi” sözü kullanılıyor. Eğer ilan deneyimsiz iş ilanıysa bile bir iş daha deneyimi olan tercih ediliyor, ya da bir alanda belgesi olan, kendisini çok iyi pazarlamayı başaran ilgi görüyor. Ama bu diğer adayların o işi yapamayacak kapasitede olduğunu göstermese de, işsizliklerine maalesef engel olamıyor. Her zaman en başa dönüyorlar, belki aynı belki daha farklı maceralar yaşıyorlar ve bu süreç kişiyi gerçekten çok yıpratıyor. Bir süre sonra olmaya başlıyor. Beklediğime değdi, istediğim işi buldum diyorsunuz. Fakat çok geçmeden acı gerçekler tokat gibi yüzünüze inebiliyor. Sadece birikmiş işler, o anı kurtarmak için alındığınızı anlayıp elinizde de bir zarfla gönderilebiliyorsunuz. Böyle bir şey yaşamak da kişideki özgüveni ister istemez düşürüyor. Gene aynı şeyi yaşarım korkusuyla iş aramaktan soğuyabiliyorsunuz. Eğer şanslıysanız belki tanıdık vasitasıyla bir şeyler olabiliyor. Ama günümüz şartlarında genellikle tanıdıklardan duyduğunuz yanıtta “Hiçbir yerde iş yok ortalık çok kötü” olabiliyor. Siz bu sefer işsizlik psikolojisinin içine iyice hapsoluyorsunuz. Alanınız dışında daha basit işlere başvurmayı da tercih edebiliyorsunuz. Bu sefer kesin alırım gözüyle bakıyorsunuz ama yanıldığınızı anlamanız çok uzun sürmüyor. Çünkü iş veren özgeçmişinize bakıyor ve hemen sizin yerinize karar vermeyi de kendinde hak görüyor. “Siz bu işten sıkılırsınız, size basit kaçar, biz uzun dönem eleman arıyoruz.” Deyip yerinize tercih ettiği de lise mezunu oluyor. Siz de iyice “Boşuna okudum” psikolojisine giriyorsunuz..

İŞSİZLİK PSİKOLOJİSİ…

İşsizlik psikolojisi kişiyi oldukça kötü düşüncelerin hatta korkuların içine itebiliyor. Hele işsiz bir şekilde yıllar geçtiyse umutsuzluk iyice kendini gösteriyor. Üniversiteden mezun olurken, gerçekleştirmeyi umdukları hayaller, hayallerde kalıyor. Elleri kolları bağlanıyor. Bir şeyler yapmak isteyip yapamıyorlar. Geleceğe karşı umutları tükenmeye başlıyor. Sürekli geleceği düşünüp korkuyorlar. Çevresindekiler, yaşıtları iş bulup 2 3 yılı devirdiyse kendilerini daha da kötü hissedebiliyorlar. “ Benim ne eksiğim var?” sorusunu kendilerine sormaya başlıyorlar. Dahası akraba ortamlarına bu yüzden hiç girmek istemeyebiliyorlar. Çünkü eğer işsizseniz akraba ortamında gündem konusu olmaktan kurtulamıyorsunuz. “İş aramalar nasıl gidiyor?, İş bulamadın mı hala?” gibi sorular vazgeçilmez oluyor. Ayrıca, sizi iyice sinirlendiren önerilerle de karşılaşabiliyorsunuz. “Ben bunun için okumadım” diye kendinizi çıkışırken de buluyorsunuz. Karşınızdakilerin sizinle empati yapmasını, aynı dönemde olmadığınızı anlamalarını istiyorsunuz ama boşa oluyor. Yeni kişilerle tanışmak, yeni ortamlara girme isteği de iyice geri gidiyor. Çünkü tanıştığınız kişiler, size “Ben bu işi yapıyorum, siz neler yapıyorsunuz?” diye soruyor. Siz de klasik cevap “İş arıyorum, işsizim” diye yanıt verip kendinizi kötü hissetmeye devam ediyorsunuz…..

İş aramak da bulmak da, oturtmak da günümüzde çok zor gözüküyor. İş arayan herkese sabır ve inanç diliyorum….

TARİHİ BERGAMA EVLERİNDE KISA BİR YOLCULUK…

Geçtiğimiz yaz, İzmir’İn Bergama ilçesinde turistik bir gezi yaptım. İlgimi en çok çeken kısım da tarihi 18.yüzyıla dayananan Bergama evleri oldu. Yan yana dizili köklü bir geçmişi olan evlerin tarihinden bahsedip, sonra da o bölgede gerçekleştirdiğim fotoğraf çekimlerine değineceğim…

BERGAMA EVLERİ HAKKINDA TARİHSEL BİLGİLER…

Bergama’da birbirinden farklı ev tipleri bulunmakla beraber, dış sofalı ve iç sofalı evler olmak üzere iki şekilde inceleniyor. Dış sofalı evlerin tarihi 18.yüzyılın sonlarına dayanıyor. Ayrıca evlerin odalarında, biri büyük diğeri de küçük olmak üzere pencereler bulunuyor. Türk evlerinin çoğunluğunda Helenistik döneme ait izler görülüyor. Geleneksel Türk evleriyle, Kağit Rum evleri, Kale Mahallesi’nin sokaklarını oluşturuyor. Rum evlerini 20.yüzyılda yapılmaya başlanmış karma sistemdeki Cumhuriyet dönemi evlerini oluşturuyor. Buna ek olarak, evler ziyaretçileri kültürel miras alanı içerisinde karşılamakla beraber, moloz taş, ince yonu taş duvar, taş ile tuğla almaşık gibi örgü tiplerine sahip oluyor. Pek çok yapı onarılmış, günümüzde de otel ya da restaurant olarak hizmet veriyor. Evlerin hemen hemen tümünde çatılar kiremitle örtülü ve iki yana eğimli olduğu biliniyor. Üstelik, diğer Anadolu evlerinden farklı olarak, bezemeli çıkma ve balkonların altında dekoratif motiflerle bezenmiş demirden dökme konsollar yer alıyor. Bergama’da evlerin, arazinin eğimine paralel olan ve birbirine paralel olarak bağlanan yollar arasına yerleştirildiğini görüyorsunuz. Çoğunluğunda da hımış tekniğinin kullanıldığı biliniyor…..

RENGARENK EVLERİN ARASINDA FOTOĞRAF SERÜVENİ….

Bergama evleri eski dönemleri andıran tarihi taş sokaklar arasında yerini buluyor. Dolaşırken kendinizi geçmiş yüzyıllarda hissediyorsunuz. Evlerde sokaklar da tarih kokuyor. Üstelik, evlerin rengarenk olması da içinizi ısıtıyor. Orada yaşama isteğine kapılabiliyorsunuz.  Daracık sokakların arasında oynayan çocuklar da çevreyi süslüyor.Evlerin eski mimari de ve yan yana dizilmiş olması da, fotoğrafçılara da gayet iyi malzemeler çıkarıyor.

IMG_0336.JPG

Bergama’da evlerin sokağına girmeden önce yörede en gelişmiş el zanaatlarından birisi olan kilimcilere ve halıcılara rastlıyorsunuz. Dünya çapında ünlü olan çeşitli renk ve özellikteki Bergama halıları etnografik açıdan değerli görülüyor. Yakından baktığınızda el emeğini hissedebiliyorsunuz.

IMG_0288

Taş evlerin sokağının girişinde, tarih kokan yapıların birbirine ne kadar yakın mesafede konumlandırılıyor. Yakın plan çekimi yaptığınızda dokuların ne kadar eski ve dayanıklı olduğunu anlıyorsunuz. Bu fotoğrafta tarihi taş dokulu evle, mavi pencereli sarı evi bir kareye alarak kadrajlamaya çalıştım. Evler biraz perspektif açılı görünüm vermiş oldu.

IMG_0292.JPG

Sokaklar dar olduğu için çekimler de daha çok yakın plan yapılabiliyor. Bir önceki fotoğrafta yer alan mavi panjurlu sarı evin bu karede, ne kadar eski bir dokuya sahip olduğunu görebiliyorsunuz. Dış cephedeki duvarların soyulduğu anlaşılıyor. Ancak mavi panjurlar evi biraz olsun süslemeyi başarıyor.

IMG_0296.JPG

Sarı panjurlu ev çıkmaz bir sokağa konumlanmıştı. O sokaktan çıkıp düz devam ettiğinizde çok az yüksekliği olan yokuş bir yol sizi karşılıyor. Yolun dönüşünde de, altı kırmızı beyaz panjurlu evi görüyorsunuz. Dönüş kısmı yüzünden binalar birbirine çok yakın değildi. Biraz daha rahat çekim yapılabiliyor. Bu evler mimari ve perspektif çekim için oldukça iyi bir malzeme oluşturmayı başarıyor. Diegonal çektiğinizde ortaya çıkan görüntü daha hoş olabilir….

IMG_0302.JPG

Küçük sokaklardan yukarı doğru çıktığınızda mavi boyalı ahşap kapısıyla süslenen taş evle karşılaşıyorsunuz. Bu karede, evlerin olduğu kadar yolların da eski dokularla kaplandığını fark edebiliyorsunuz. Arnavut kaldırımını andıran taş dokuyla süslenmiş yollar arasında evler bir köprü görevi üstleniyor…

IMG_0312.JPG

En sevdiğim karelerden bir tanesi olma özelliğini gösteriyor. Yokuş aşağı indikten sonra, biraz eğilerek çektiğim bir kadraj oldu. Odak noktam evin alt kısmından üst kısmına çıkmaktı ve ön plana çıkan da evin üst katı oldu. Evin etrafındaki yeşilliklerle fotoğrafı süsleme imkanı buldum. Bu ev biraz da köy evlerini anımsatıyor..

IMG_0321.JPG

 

Çerçeve yaptığım kadrajlardan bir tanesi de bu oldu. Gezinin sonlarına doğru aşağı inerken sokakla beraber, karşılıklı duran iki evi birleştirmeye çalıştım. Sağ taraftaki evi tam olarak kadrajıma alamasam da üst katındaki yeşillikler fotoğrafı süslemeye yetti. Ayrıca sol taraftaki evin önünde duran motosiklette, oralarda hayat olduğuna dair bir işaret veriyor. Sokağın gerisinin de fotoğrafta çıkması sonsuzluğa gidiyormuş gibi bir hava veriyor. Bu fotoğrafla da tarihi Bergama evleri gezimi sonlandırmış bulunuyorum. Özellikle yaz aylarında gidilmesini tavsiye ediyorum. Hava güzelken o taş dokuların arasında gezmek ayrı bir keyif veriyor…

 

 

ANITKABİR’DE ATA’NIN YAŞAMINDA BİR SERÜVEN…

Ayşe Aycan Arıcan

Geçtiğimiz aylarda yurdumuzun kurucusu Ulu Önder Atatürk’ün Ankara Anıttepe’de yer alan Anıtkabir’deki kabrini ziyaret etme şansına eriştim. Hem Anıtkabir’de, hem de içinde yer alan Kurtuluş Savaşı Müzesi’nde Cumhuriyet Tarihimize bir yolculuk yapmış oldum…

ASLANLI YOLDAN GEÇİŞ…

Öncelikle, Tandoğan kapısındaki güvenlik kontrolünden geçtim. Sonrasında kabrin geniş bahçesinde ziyaretçileri gezdiren araçlara bindim. Barış Parkı içerisinde Aslanlı yola çıkan 26 basamaklı merdivene ulaştım. Merdivenlerden çıkarak, karşılıklı 24 aslan heykelinin bulunduğu, 262 metre uzunluğundaki yola çıktım. Bu sayı aynı zamanda 24 Oğuz Boyu’nu temsil ediyor. Aslanlı yolunda Anıtkabir’le bütünleşen bir hikayesi bulunuyor. Anadolu’nun eski uygarlıklarında ve Hititler’de kudreti simgeleyen aslanlar, Türk milletinin birliği ve bütünlüğü adına çift yapılmışlardır. Traverten taşlı döşenmiş yolda taşların arasındaki boşlukların geniş olması nedeniyle, ziyaretçiler önlerine bakarak bir yolu geçiyorlar. Böylece Ata’nın önüne başları eğik çıkıp, Ata’ya saygı sağlanmış oluyor.

ANITKABİR’DE GEZİNTİ..

Aslanlı yoldan geçtikten sonra karşı tarafımda, Kurtuluş Savaşı Müzesi belirdi. Sağımda, Atatürk’ün arabalarının sergilendiği kısım ve onun silah…

View original post 607 kelime daha